Hayatında hiç birini çok aradığın bir dönem oldu mu?
“Artık karşıma biri çıksın.”
“Hayatımı paylaşacağım insan nerede?”
Sonra gerçekten aramaya başlıyoruz. Daha çok insanla tanışıyor, daha çok bakıyor, daha çok değerlendiriyoruz.
Ve biri ilgimizi çektiğinde bu kez başka bir arayış başlıyor:
Acaba o mu?
İlişkilerin en ilginç taraflarından biri burada. Çünkü bazen bir şeyi çok istemek bizi ona yaklaştırmıyor; bütün dikkatimizi sonuca kilitlediğimiz için süreci zorlamaya başlıyoruz.
Neden Aradıkça Bulmak Zorlaşıyor?
“Ne kadar çok ararsan o kadar az bulursun.”
İlk duyduğunda tuhaf geliyor. Çünkü hayatın pek çok alanında tam tersine alışığız.
Bir şeyi istiyorsan çalış.
Çaba göster.
Peşinden git.
Ama bir insanı bulmak, bir hedefe ulaşmakla aynı şey değil.
Karşında tamamlanacak bir proje değil, kendi istekleri, değerleri ve seçimleri olan başka bir insan var.
Bir partner bulmaya fazlasıyla odaklandığında zihnin de sürekli işaret toplamaya başlayabiliyor:
Kim yazdı?
Neden yazmadı?
Benden hoşlandı mı?
Bu ilişki olacak mı?
Bir süre sonra karşındaki insanı tanımaktan çok, ilişkinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini takip etmeye başlıyorsun.
Belki de arayışın yorucu hâle geldiği yer tam burası.
Aradığın artık yalnızca bir insan değil.
Bir sonuç.
Kovaladığında Neden Bazen Uzaklaşıyor?
Eski bir ilişki düşüncesi vardır:
“Peşinden gidersen kaçar, kaçarsan seni takip eder.”
Bunu kelimesi kelimesine aldığımızda ortaya kötü ilişki tavsiyeleri çıkıyor:
Ulaşılmaz ol.
Mesajına geç cevap ver.
İlgilenmiyormuş gibi davran.
Ben bundan bahsetmiyorum.
Birinin mesajına üç saat cevap vermemek için üç saat boyunca telefonu kontrol ediyorsan, aslında ondan uzaklaşmış değilsin.
Zihnin hâlâ tamamen onda.
Asıl mesele kaçmak değil; zorlamamak.
Çünkü bazen karşımızdaki insanın bize yaklaşmasını o kadar çok istiyoruz ki ona yaklaşabileceği alan bırakmıyoruz.
Daha fazla arıyoruz.
Daha fazla güvence istiyoruz.
Daha fazla birlikte olmak istiyoruz.
O biraz geri çekildiğinde kaygımız artıyor ve daha fazla yaklaşıyoruz. Biz yaklaştıkça o daha fazla alan isteyebiliyor.
Böylece ilişki bir itme-çekme döngüsüne dönüşüyor:
Biri yaklaştıkça diğeri uzaklaşıyor.
Diğeri uzaklaştıkça biri daha fazla yaklaşıyor.
Bu, “kovalarsan herkes kaçar” diye değişmez bir yasa değil. Birine ilgi göstermek seni değersiz yapmaz; birinden kaçmak da onun seni kovalamasını garanti etmez.
Ama burada önemli bir şey var:
Yakınlığı zorladığında, bazen tam tersine mesafe yaratabilirsin.
Sonra O İlk Karşılaşma…
Biriyle tanışıyorsun.
Bakışı hoşuna gidiyor.
Sesi.
Kokusu.
Gülüşü.
Bedeni.
Konuşurken sana bakma biçimi.
Ve içinde bir şey oluyor.
Çekiliyorsun.
Bu çok insani.
Ama burada önemli bir soru var:
Neye çekildin?
Çünkü ilk karşılaşmada gördüğün şey bir insanın tamamı değil.
Bir portresi.
Henüz onun öfkelendiğinde nasıl davrandığını bilmiyorsun.
Zor durumda kim olduğunu bilmiyorsun.
Ne için sorumluluk alıp almadığını bilmiyorsun.
Hayatta gerçekten neye değer verdiğini bilmiyorsun.
Ama görüntüsünü biliyorsun.
Sesini biliyorsun.
Kokusunu biliyorsun.
Sana nasıl hissettirdiğini biliyorsun.
Ve bazen bunların toplamına çok hızlı bir şekilde “sevgi” diyebiliyoruz.
Oysa belki henüz sevdiğimiz şey insanın kendisi değil.
Onun bizde yarattığı etki.
Sevgi Bedenden Daha Derin
Bir insanın fiziksel güzelliğinden etkilenebilirsin.
Sesine bayılabilirsin.
Kokusunu özleyebilirsin.
Aranızda güçlü bir cinsel çekim olabilir.
Bunların hepsi insan deneyiminin parçaları.
Ama bunlar değiştiğinde ne olacak?
Çünkü beden değişiyor.
Yüz değişiyor.
Yaş alıyoruz.
Hayat bizi değiştiriyor.
Bugün karşında duran insan on yıl sonra aynı görünmeyecek.
Sen de görünmeyeceksin.
O hâlde birini sevdiğimizde aslında neyi seviyoruz?
Belki sevginin derinleştiği yer tam burası.
Görüntünün arkasındaki insanı tanımaya başladığında.
Neye değer verdiğini.
Zor zamanlarda kim olduğunu.
İnsanlara nasıl davrandığını.
Neye sadık kaldığını.
Nasıl düşündüğünü.
Nasıl büyüdüğünü.
Ve en önemlisi, senin onun hakkında yarattığın imajın ötesinde gerçekte kim olduğunu.
İlk izlenim güçlü olabilir.
Ama eksiktir.
Bir fotoğraf gibi yalnızca bir anı dondurur.
İnsan ise değişir, çelişir, büyür ve zamanla ilk karşılaşmada göremediğimiz taraflarını gösterir.
Bence gerçek yakınlık da burada başlıyor.
Karşındaki insanın yalnızca seni cezbeden taraflarını değil, bütünlüğünü görmeye başladığında.
Çünkü idealize ettiğimiz bir insanı sevmek kolay.
Gerçek insanı sevmek başka.
Belki de “Aramayı Bırakmak” Bu Demektir
“Aramayı bırak, o seni bulur.”
Ben bunu evde otur ve doğru insan kapını çalsın diye okumuyorum.
Benim için başka bir şey söylüyor:
Hayatını bir insanı bulana kadar erteleme.
Yaşa.
Merak et.
Üret.
Arkadaşlarınla ol.
Seyahat et.
Öğren.
Kendi hayatının içinde ol.
Bunu birini kendine çekmek için de yapma.
Kendin için yap.
Sonra biriyle karşılaştığında ona:
“Hayatımı tamamlayacak mısın?” diye değil,
“Sen kimsin?” diye bak.
Çünkü çekim seni bir insana götürebilir.
Ama sevgi, ilk çekimin ötesine geçip karşındaki insanı gerçekten tanımaya başladığında derinleşir.
Belki de mesele doğru kişiyi bulmak değildir.
Karşına çıkan insanı gerçekten görebilecek kadar kendinde kalabilmektir.